splash
SOLDAKİ ?
Önceleri atari oyunlarına hevesli olan bu arkadaşınız, teknik lise bilgisayar bölümüne yazıldıktan sonra dikkatini bilgisayar ve yazılım...(Devamı...)
Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Mart 7th, 2010

Sql Server’da durum nasıl bilmiyorum ama geçenlerde Oracle’da şöyle bir durum farkettim: Where kısmında kullandığımız NOT IN komutu, IN komutunun birebir tersi şeklinde bir sonuç getirmeyebiliyor. Şart kısmında belirttiğimiz değerler içinde NULL olan kayıt varsa işler oldukça değişebiliyor. Küçük bir örnekle açıklamak gerekirse:

 

2009 için Arşiv

Bu Mimleme Olayı Ne Ola Ki?

Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Mayıs 15th, 2009

Blog dünyasını biraz boş bıraktık hemen yeni bir trend oluşturmuşlar. Mimleme diye bir hadise var herkesi birbirini mimleyip duruyor :) Ben de bunu gördükten sonra, “bu mimleme olayı ne ola ki” diyerek, Google’da bulamadıklarımı orada bulduğum, merak ettiğim şeyler konusundaki bilgi kaynağım olan Ekşi Sözlük‘e başvurdum. Bu konuyla ilgili oradan alabildiğim kaydadeğer tek tanım “blog yazarlarının kendi aralarında sobelenmek yerine kullandıkları kelime” oldu.

Bu tanımla bir nebze de olsa aydınlanmış iken baktım ki Fatih de beni sobelemiş. Ayrıca özelden mesaj yollayıp mimime cevap bekliyorum demeyi de ihmal etmemiş :) Biz de ne yapalım ayıp olmasın diye mimliyoruz kendisini. Elim değmişken şahsi hiçbir tanışıklığım olmayan, fakat kendisindeki hızlı gelişmeye ve paylaşımlarına gıpta ile baktığım Mehmet Duran‘ı da sobeleyeyim bari :)

Selam olsun “kuru et yiyen kadının oğlu”na!

Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Nisan 22nd, 2009

Haşmet Babaoğlu’dan yine güzel bir yazı. Ben beğendim. Siz de beğeneceksiniz umarım.

“Mekke’nin fetih günüydü…Bir adam Resulullah’ın yanına yaklaştı. Korkudan, heyecandan titriyordu.

Resulullah da gördü adamın bu halini ve dönüp seslendi: ” Titremene lüzum yok, ben kral değilim ”

Ve ardından dedi ki; ” Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben.”

Bu hadisi her okuyuşumda sarsılırım.

Düşünün…

Mekke’yi fetheden kuvvetlerin başındaki kişinin ve Peygamber’in önünde titremez de insan, kimin önünde titrer? ”

İktidarı olağanüstüleştirme ” insanlık tarihi kadar eski bir hikâyedir çünkü..

Hatta geçmek bilmeyen bir hastalıktır.

Güçlülerin, militerlerin, kendine soy sop iktidarı ve havası yaratanların, en sıradan makamların sahiplerinin önünde korkar, ezilir, büzülür, titrer insan..

Ya bugün?

Popüler şöhret denen şeyden bir parça nasiplenmiş kişilerin bile yanına yanaştığında titremeye kapılıp ağzını açamayanları görürsünüz.

Nedir Peygamber’i böyle davranmaya, böyle söylemeye iten?

İlk akla gelen hep tevazu kavramı olur bu durumlarda.

Tevazu deyip geçmek doğru olur mu?

Hayır! Yanlış olur.

Hele tevazuyu alçakgönüllülük veya kendini küçültme olarak ele alıyorsanız, bu iyice yanlış olur.

Çünkü ” Titremene lüzum yok, ben kral değilim ” diyen Hz.Muhammed, unutulmamalıdır ki, Adem Aleyhisselam’dan beri Peygamber olduğunu, yani ” fark “ını hep dile getirmiştir.

Burada vurgulanan şey…

İsmet Özel’in sözleriyle ” kralın ve krallığın çarpıklığıdır .” (40 Hadis, İsmet Özel. 2005, Şule Yayınları.)

Daha doğrusu, âlemde ” kral olma “nın; saltanat kurup, saltanat sürmenin çarpıklığı dır burada altı çizilen, hiç kuşku yok!

” Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben ” sözüne gelince…
Nasıl da ürperticidir!

Elbette bu meselelerin acemisi ve ilahiyatçılara hem saygı duyup hem de kibirlerinden ürken biri olarak altından kalkamayacağım kadar ileri gitmek istemem.

Ama Peygamber’in bu sözünde tatlı bir dalga geçmeyle, derin bir “hakikat”in bir arada bulunuşunun beni çok etkilediğini söylemeliyim.
Belli ki, yanında tir tir titreyen adama şunu hissettirmek istemiştir.

Demek istemiştir ki…

Peygamberim, farkım bu..

Başka farkım yok.

Sen ve ben insanız.

Beni sana üstün kılacak, ne soy sop, ne kavim ne de bir iktidar bağı olamaz.

Bu konuyu neden açtım, neden bu hadisi köşeme taşıdım?
Anlatayım..

Kutlu Doğum Haftası’ndayız.

Fakat malum merkez medyanın şu köşelerinde her konuda yazarız, atarız tutarız da, bu konulardan köşe bucak kaçarız!

Ben bu tavrı hiç anlamam, anlayamıyorum.

Çağın bütün frekanslarına, bütün sorunlarına, bütün tatlarına açık biriyim.

Ama aynı zamanda bu coğrafyanın, bu tarihin, bu manevi iklimin insanıyım.

Yazım, sözüm, fikrim ve duygularım nasıl o iklimden ve o iklimin meselelerinden uzak durabilir ki!

İstedim ki, Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle okurlarıma Peygamber’in (pek öne çıkmamış) bir sözünü hatırlatayım.

Belki bu noktadan başlayarak..

İslam ve ırkçılık; İslam ve hiyerarşi; İslam ve iktidar; İslam ve eşitlik konularını bir daha düşünme şevki doğar içimizde!

Haşmet Babaoğlu

Linq Sorgusunu Datatable’a Çevirme

Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Nisan 18th, 2009

Yeni teknolojilerden mahrum kalmamak adına üzerinde çalıştığım bir projede Linq To Sql kullandım ve bayağı bir faydasını da gördüm. Veritabanına ulaşmak, oradan veri çekmek, veri ekleme, silme, güncelleme gibi işlemler inanılmaz kolaylaştı.

Fakat her ilacın yan etkisi olduğu gibi Linq To Sql’in de bize yaşattığı aksaklıklar oldu tabi. Bu aksaklıklar projenin bayağı aksamasına da sebep oldu. Tabi aksaklıkların Linq’dan değil de benim acemiliğimden ya da yeniliklere adapte olamadığımdan kaynaklandığını da düşünebiliriz. Fakat şimdi değineceğim konuyu biraz irdelerseniz bu sorunların aslında bir çok kişi tarafından yaşandığını görürsünüz.

Projede datalist içinde sayfalama sistemi yapmam gerekiyordu. Bunun için de PagedDataSource(bkz. yazgeliştir) nesnesini kullanacaktım. Fakat bir sorun vardı. Yazdığım Linq sorgusunu PagedDataSource’a bağlayamıyordum. Önce normal DataTable’a, oradan da PagedDataSource’a bağlayayım dedim ama nafile. Sürekli hata mesajlarıyla karşılaşıyordum. Bu konuyu araştırmak üzere Google amcaya başvurduğumda sorunu çözmek uzun sürmedi ama bir şeyi farkettim ki, bu konuda(Linq sorgusunu Datatable’a dönüştürme) hali hazırda bir metod, sınıf vs. yok. Sorunun çözümü için herkes kendine göre bir metod yazıp işini görmüş. Ben de kendi metodumu yazmak yerine hazıra onmayı tercih ettim ve buradan metodu kopi peyst yapıp vb diline çevirerek kullandım :) .

Metodun c# versiyonunu buradan alabilir veya benim hazırladığım vb versiyonuna da aşağıdan bakabilirsiniz:

Public Function ToDataTable(ByVal ctx As System.Data.Linq.DataContext, ByVal query As Object) As DataTable
Dim cmd As IDbCommand = ctx.GetCommand(query)
Dim adapter As New SqlDataAdapter
adapter.SelectCommand = CType(cmd, SqlCommand)
Dim dt As New DataTable("sd")
Try
cmd.Connection.Open()
adapter.FillSchema(dt, SchemaType.Source)
adapter.Fill(dt)
Finally
cmd.Connection.Close()
End Try
Return dt
End Function

Kullanım Şekli:

Dim tmpTags As New UI_Class.UIData
Dim query = From t In tmpTags.LU_TAGs _
Where t.VALID = 1 _
Group t By t.DS_TAG Into Count() _
Select DS_TAG, TAG_COUNT = Count
Dim dtTemp As New PagedDataSource
dtTemp.DataSource = ToDataTable(tmpTags, query).DefaultView

Bu yazının da sonuna böylece gelmiş olduk. İnşallah faydası olur temennisiyle; görüşmek üzere.

Kategori: ASP.NET

Bir Kutu Kolada Kaç Kesme Şeker Var?

Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Nisan 13th, 2009

Daha önce yayınladığım Çin Malı Telefonlar ve S.A.R Değerleri başlıklı yazı bu blogun en çok okunan yazıları arasına girdi. Buradan insanların, kendi sağlıklarını düşündüğü sonucu çıkarılabilir ve bu da gerçekten memnuniyet verici.

Bu gün de yine sağlıkla ilgili karşılaştığım bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Kola ve trans yağ içeren tüketim maddelerinin verdikleri zararların bilincine vararak, daha sağlıklı bir yaşam için mücadele vermemiz temennisiyle buyrun okuyun:

Bir Kutu Kolada Kaç Kesme Şeker Var?
Evet bu ilginç soruyu cevaplamadan önce, bilhassa gençlerimize üç beş kelam etmek istiyoruz. Öncelikle, Kolanın, bize dayatılmış bir yaşam tarzının en önemli simgelerinden biri olduğunu söylemeliyiz. Batıda başlatılan bu yaşam tarzı, batının emperyalist güçleri vasıtası ile de adeta bütün dünyaya bulaştırıldı. Kola, fast food, sıgara, alkol ve nihayetinde uyuşturucu bir moda gibi bütün dünya gençliğini alıp götürdü. Yaklaşık elli yıldır dünya gençliği bu ahtapotun kolları arasında kıvranıyor. Üreticiler, pazarlamacılar ve çeşit çeşit reklamlar adeta bir şeytan üçgeni gibi ölüm ve felaket saçıyor.

Bu sağlıksız yaşam tarzının oluşturduğu yanlış beslenmenin sonucu yağlanan vücutta oluşabilen tansiyon, kan şekeri, obezite, zararlı kolestrol ve kalp koroner bozuklukları gibi hastalıkların görülme sıklığı 20-30 yaş arasındaki insanlarımızda %10 iken, 60-70 yaş arasındaki insanlarımızda %60-75 ‘e dayanmış durumdadır. Bu istatistik rakkamları çoğaltabilir, çeşitlendirebiliriz. Ancak bu rakamlar dahi birşeylerin iyi ve düzgün gitmediğini göstermeye yetmektedir.

Fast-food, cola, sıgara, alkol ve birçok zararlı kimyasal katkıların kullanıldığı gıdaların oluşturduğu yanlış beslenme ve insanlarımızın hareket etme azlığı sağlıksız yaşam tarzımızı tehlikeli boyutlara çıkarmış ve kalp hastalıkları, kalp krizleri, felç, kanser, tansiyon, kan şekeri, obezite ve bağışıklık sistem bozuklukları gibi hastalıkların hızla artmasına yol açmıştır. Felaket tellallığı yapmıyorum. Çeşitli kurumların rakkamlarla ortaya koyduğu bir tablodan söz ediyorum.

İşin garip tarafı ise, hergeçen gün daha da belirgin hale gelen bu sağlıksız yaşam tarzını sürdürebilmek için ülkemiz yılda milyarlarca dolar ödemektedir. Ülkemiz, gelişmiş Ülkelerin gıda, ilaç ve kozmetik ürünlerinin ve bunların teknolojilerinin pazarı haline gelmektedir. Böyle devam ederse, güçlükle kazandığımız dövizleri, başkalarının ürettiği ve yüksek fiyatlarla sattığı, pahallı teknoloji ürünlerine, gıda, ilaç, kozmetik ve teknoloji transferlerine ödemek zorunda kalacağız.

Emperyalist güçlerin desteğinde, alabildiğine kışkırtıcı kampanyalar, renkli reklamlar ile gençliği bu sağlıksız yaşam tarzına çekebilmek, çektiklerini de bu hayat tarzı içinde tutabilmek için büyük gayretler sarfediliyor. Gençler! sizin sağlığınız ve sizin geleceğiniz için bu oyuna gelmemelisiniz. Önemine binaen yayına aldığımız sayın Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun köşe yazısı ile sitemizde daha önce bu konuda yayınlanmış yazılarımızı da mutlaka yeniden okumanızı ve bu konuda önce nefsinizden başlamak üzere çevrenizde bir seferberlik başlatmanızı diliyoruz. Aynen bize mesaj gönderen bu genç kardeşimiz gibi:

“sevgili hocam;

Yıllardır yemekten uzak kaldığımız bir çok gıda maddesini sizin ve ekibinizin gösterdiği çaba ve gayretler sonucunda oluşan gıda raporunu takip ederek bazı gıda maddelerini hem neden ve niçin terk ettiğimizi öğrendik hem de terklerimize yenilerini ekledik.Ancak terk ettiğim hiçbir gıda maddesi için üzgün veya pişman değilim.Bilakis uzun yıllar bilmeden veya bilerek tükettiğim gıdalardan oluşan et parçalarım için ise pişmanım,ancak bu zamanın dehşetinden nefsimden ve Müslümanları kullanarak onlara bu dayatmaları yapanlardan Cenabı Hakka sığınarak tövbe ediyorum.Yanlız buna vesile elbetteki sizlerin sırf Allah rızası için yaptığınız çalışmalardır.Bendeki tesiriniz ise ; çalışmalarınızın tavizsiz ve takvaya uygun olmasından ve bizlere bilgisizliğimize rağmen haram lokma konusundaki aşırı hassasiyetimizden dolayı sorduğumuz sorulara muhatap olup mütevazi davranışınızdandır.Eğer gerek yayınlarınızda tavizli davranışınızı veya takvaya uygun davranmayışınızı veya muhatap kabul etmemiş gibi mağrurane bir davranışınızı veya bazı firmalar ve güçlere karşı dirayetsizliğinizi hissetse idim inanın sizi hiç mi hiç takip etmezdim.İşte Allah rızası ile yapılan her şey azda olsa çok kıymetinde olduğu gibi tesirlidir de. Ben de vesilenizle kaçındığım birçok katkı maddesinden dolayı sizin hizmetinize katkıda bulunmak ve bir nebze ise teşekkür etmek ve üzerimde ki hakkınız için birçok yazınızı tanıdıklarıma sözlü veya yazılı iletmeye anlatmaya çalıştığım gibi sitenizi ,sizleri ve yazılarınızı da gerek başka sitelerde gerekse emaillerle birçok insanlara iletmeye çalıştım ve çalışıyorum da .Bazı sitelerde ise dipnotlarla kaynak Gıda raporudur diyerek yazılarınızın teşhir edilmesini Allah ın izni ile sağladım. selam ve dua ile….”

1 kutu kolada kaç küp şeker var?

Günün on puanlık uzman sorusu Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’ndan. Bir kutu kolada kaç küp şeker vardır? Siz tahmininizi söyleyin daha sonra gerçek cevap için bu haberi tıklayın… 15 Mayıs 2007

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun köşe yazısı

1 kutu kolada 15 küp şeker var

Çocuk ve gençlerin fazla kilo problemi büyümeye devam ediyor. Çocuklar, eskisine göre daha fazla şeker, yağ ve tuz tüketiyor.

Tükettikleri besinler tıka basa (yağların en zararlıları) doymuş ve trans-yağlarla dolu. Elli yıl öncesinin çocuklarına oranla çok daha fazla şeker tüketiyorlar. Bir şişe meşrubatta, bir kutu kolada neredeyse 15 küp şeker var ve bir çocuğun günlük şeker tüketimi neredeyse yarım kiloya yaklaşıyor.

1960’lı yıllarda bir şişe meşrubat, 200-220ml civarındaydı, şimdi dev boyları söz konusu olduğunda 2 litreye kadar çıkabiliyor. Televizyon reklamları, sürekli çocuk ve gençlere yemelerini, içmelerini öneriyor. Bir saatlik televizyon izleme süresinde çocuk ve gençler, ortalama 15-20 dakika besin maddesi reklamı izlemek zorunda kalıyor. Üstelik bu besinlerin çoğu, sucuk, sosis, margarin, hamburger, bisküvi, cips, gofret, şekerleme gibi sağlığa yarardan çok zarar veren sağlıksız şeyler.

SORUNUN NEDENİ ÇOK
Daha da kötüsü, bu ürünler aileler ve çocuklara “akıllarını geliştirmek”, “beyinlerini güçlendirmek”, bedenlerini desteklemek, bağışıklıklarına güç vermek, boylarını uzatmak, kemiklerini desteklemek gibi “hayır” denilmesi güç vaatlerle sunuluyor. Kısacası çocuk ve gençler sürekli olarak kalori bombardımanına ve yanlış beslenme tüyolarına maruz kalıyor. Uzmanlar, çocuk ve gençlerin çok yedikleri için değil, yanlış besinler tüketip yeteri kadar hareket etmedikleri için kilo aldıklarını, şişmanladıklarını belirtiyor. Onlara yemeleri için önerilen besinler arasında ne portakal, elma, kiraz, erik; ne de marul, domates, fasulye veya kabak var. Dayatılan besinler katma değeri yüksek, kalorisi şişmiş, vitamin ve mineral fakiri hazır ürünler: Cipsler, browniler, kalorisi ikiye-üçe katlanmış çikolatalı bisküviler, kolalı içecekler…

HAZIR KALORİ BOMBASI
Çocuk ve gençlerin beslenmesinde ev yemeklerinin hiçbir önemi kalmadı. Sabah kahvaltılarını çoğu kez servislerde veya okullarda yapıyorlar. Öğle yemekleri okul kantinlerinin fast-food yiyecekleri ve şekerli içecekleri ya da okul idaresinin dışarıdan sağladığı sağlıksız besinlerden oluşmak zorunda. Akşam üzeri açlık krizleriyle evine dönen çocukları eskisi gibi evde bekleyen anneler, anneanneler de yok artık. Ya buzdolabından donmuş bir yiyecek çıkarıp yemek, ya da pizza veya hamburger siparişi vermek zorundalar. Yani günümüzde çocuk yemeklerinin çoğu hazır yemek restoranlarından temin ediliyor.

Sorun sadece anne babalardan da kaynaklanmıyor. Yeni hayat, çocukları ve gençleri de değiştirdi. Günümüz çocukları, gençleri, sokaklarda, parklarda koşup oynayarak değil televizyon, bilgisayar ya da DVD ile oyalanarak, chat yaparak eğleniyor. Artık onlar da yavaş yavaş bize benzemeye başladı, çoğu yerinden bile kımıldamıyor. Kısacası bir zamanlar eğlenmek için koşan çocuklar şimdi eğlenmek için oturuyor ya da uzanıyor.

HAREKETSİZ YAŞAM
Güne akıllı bir kahvaltı ile başlamayan, öğlen yemeğini doğru besinlerden oluşmuş mönülerden sağlayamayan, gün boyu gazoz, kola, bisküvi, browni veya gofret, daha kötüsü cips, dondurma atıştıran, koşup oynayacağı zamanları bilgisayar, televizyon başında oynayarak geçiren bu yeni çocuk ve gençlerin şişmanlamaları kadar doğal bir şey olamaz. Yeteri kadar sebze ve meyve tüketmeyen, şekeri, nişastayı, yağlı ve unlu gıdaları beslenme planının ana unsurları haline getiren bu yeni hayatın beklenen bir sonucudur fazla kilolu ve şişman çocuklar.

Kahvaltı yapan çocuklar kolay kolay şişmanlamaz
Binlerce araştırma, düzenli kahvaltı yapan çocukların daha dikkatli olduklarını, karmaşık problemleri daha kolay çözdüklerini, daha neşeli, keyifli ve barışık olduklarını, depresyon, hiperaktivite gibi sorunlara çok seyrek yakalandıklarını, daha seyrek hastalandıkları ve okula devam oranlarını yüksek tuttuklarını, her şeyden önemlisi matematik problemlerini çözmede, sosyal zekalarını geliştirmede daha başarılı olduklarını ortaya koyuyor. Beyin, kan şekerinin neredeyse dörtte birini kullanan bir organdır. Sabah okula yeterli bir kan şekeri oranıyla başlayan vücutlar, hipoglisemik arkadaşlarına göre beyinlerine daha çok yakıt veriyor ve onların beyinleri en karmaşık problemleri bile çözmede asla zorlanmıyor.

Kola ile ilgili bize gelen bir başka bilgi de şöyle:

Kola içince vücutta neler oluyor?

İlk 10 dakika: 15 çay kaşığı şeker almış gibi vücudunuza girer (Günlük almanız gereken şeker miktarının tamamı kadar). Fosforik asit tat alma duyunuzu keser ve aşırı şeker yüklemesinden dolayı kusmanızı engeller.

20 dakika: Kan şekerinizde ani bir yükselme olur, yüksek miktarda insülin patlamasına neden olur. Karaciğeriniz vucudunuzdaki şekeri yağa çevirerek buna bir yanıt verir. Bu sadece bir kaç dakika içinde olur.

40 dakika: Kafein absorbsiyonu tamamlanır. Göz bebekleriniz büyür, kan basıncınız yükselir, karaciğeriniz kana daha fazla şeker pompalamaya başlar. Beyninizdeki adenozin reseptörleri rehaveti önlemek için bloke olur.

45 dakika: Beyninizde dopamin salgısı artar. Bu tıpkı eroinin vücuttta yaptığı tepkimelere benzer.

60 dakika: Kafeinin diüretik özellikleri baş gösterir (tuvalet ihtiyacı).Buda vücutta depolanmış kalsiyum, magnezyum ve çinkonun da beraberce dışarı atılması demek.

Bir süre sonra şeker ihtiyacını tekrar duymaya başlayacaksınız, kendinizi halsiz ve bitkin hissedeceksiniz. Vucüdunuzda kola ile alığınız bütün su tekrar dışarı atıldığı için sussuzluğunuzu tekrar hissedeceksiniz. Şeker ihtiyacını takiben, kafein isteği de başlayacak (sigaradaki gibi).

NText Tipindeki Alanlarda Replace Sorunu

Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Nisan 10th, 2009

Sql Server kullanıyorsanız, ntext tipinde bir alanınız varsa ve yazacağınız sorgu cümlesinde bu alana replace komutunu uygulayacaksanız aşağıdaki hata mesajıyla karşılaşırsınız.

Argument data type ntext is invalid for argument 1 of replace function.

Ntext için neden böyle bir sorun var bilmiyorum ama bu sorunu gidermek için ise sorgumuzda küçük bir oynama yapmak yeterli olacaktır. Hemen arz edeyim:

update tablo_adi set alan_adi = Replace(Cast(alan_adi AS NVARCHAR(Max)), ‘aranan’, ‘degistirilen’)

İşte bu kadar. Faydalı olması dileğiyle.

Ünlü Olduk :)

Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Nisan 10th, 2009

Yaklaşık bir ay önceydi sanırım. Kadıköy’de bir arkadaşa bilgisayar almakla uğraşırken Fatih aramıştı. “Etohum toplantısı var. Ben ordayım şu an sen de gel” demişti. Ben de Fatih’i kırmayıp davetine icabet ettim(bkz. Müslim, Nikâh, 97-98).

Toplantı(Seminer de olabilir) Sunumax sisteminin tanıtımı üzerineydi. Sistemi kuran şahıslar, nereden nereye, nasıl geldiklerini uzun uzun anlattılar; bizim için de ufuk açıcı bir toplantı olmuş oldu, eksik olmasınlar(Toplantının içeriğinden de bahsettim ki ayıp olmasın). (daha fazla…)

Programlama ve Blog Yazarlığı Sürekli Motivasyon Gerektiriyor

Yazar: Serdar BÖLÜM Tarih: Şubat 5th, 2009

Yine huylu huyundan vazgeçmedi ve dolayısıyla 1 aydan fazla bir süredir bu sayfada yeni bir yazı göremediniz. Bunun ilk nedeni olarak server taşınmasından dolayı sitenin uzunca bir müddet kapalı olması gösterilebilir. Onca zaman site kapalı kaldıktan sonra ister istemez insanda yazma hevesi de köreliyor tabi. Bu durumda 1,5 aylık aksama konusunda suçun %66’sını(45 günün 30 gününe denk geliyor) server kapanmasına, %33′ünü de bana bağlayabiliriz. Teknik sorunlar için yapacak birşey yok ama %33′lük benden kaynaklanan aksama için özür dilerken bir gerçeği de ifade etmek isterim.

Blog yazmak da yazılımla uğraşmak gibi sürekli bir motivasyonu geretiriyor. Bu motivasyon saman alevi gibi aniden gelip, çok durmadan gidebiliyor. Şu an beni bilgisayar başına oturtup bu yazıyı yazdıran durumu buna örnek gösterebiliriz. Gecenin saat 12’sinde sabah erken kalkmak amacıyla yatağa doğru giderken, aniden içimde oluşan yazı yazma heyecanıyla kendimi klavye başında buldum. Bu durum bu blogun sıhhati açısından olumlu görünse de bu motivasyonun(ya da ilham perisi mi desek) bir daha gelmeme olasılığını göz önüne aldığımızda riskli bir durum olduğu su götürmez bir gerçek oluyor. Blog yazmak için insanı harekete geçirecek etkenler üzerine biraz daha düşünmek ve bu motivasyonu kalıcı hale getirecek yollar bulmak gerekiyor kuşkusuz. Sizlerin de katkılarıyla yakında bir yol bulacağımdan da şüphem yok.

Blog yazma hevesimizi canlı tutacak etkenleri bulamamış olsam da, yazılımla uğraşmamı, program yazmamı sağlayan motivasyonu elde etmek konusunda biraz daha tecrübeli sayılırım artık. Aslında bu konuda en iyi yol bu konuda benden daha iyi birinin benimle yazılım konusunda sohbet etmesidir. Fakat her zaman öyle birini bulmak ve yazılım konusunda konuşturmak, maalesef mümkün olmayabiliyor.

İşte burada benim yeni buluşum devreye giriyor: NUMB3RS isimli dizi… Matematik profesörü bir adamın FBI’da çalışan abisine suçluları bulmada matematiği kullanarak yardım etmesini konu alan film, beni aşırı derecede matematiğe ve dolayısıyla da programlamaya heveslendiriyor. O yüzden hemen her gün bir doz(bir bölüm de denilebilir) Numb3rs dizisi gerçekten iyi geliyor.

Bu diziyi izledikten sonra hem matematik hem de programlama konusundaki egolarımı tatmin etmek amacıyla Euler Projesi ismi altında yayınlanan soruları yapmaya çalışıyorum. Yeni keşfettiğim için henüz iki sorusunu çözebildim. Daha çözecek bir sürü soru var ve bu da bana uzunca bir süre yetecek kadar motivasyon aracı anlamına geliyor.

Bu yazımızda, diğer blog yazarları veya yazılımcı arkadaşların da yaşıyor olduklarını düşündüğüm motivasyon konusuna değinmiş oldup, blog yazma konusunda olmasa da yazılım konusunda çözümler sunmaya çalıştım. Euler projesi ve Numb3ers isimli dizinin gerçekten faydasını gördüm ve sizlere de tavsiye ediyorum.

Yazıma motivasyonumu tekrar kaybetmez isem Euler Projesinde çözdüğüm soruları burada paylaşmaya çalışacağımı bildirerek son veriyor ve bol motivasyonlu günler diliyorum.